• Siyasal İktisat

“Genel Kabul Görmüş İktisat Bilimi Kuralları” ve Yeni Birikim Modeli – G. Uğurlu ve E. Aykut

Updated: Dec 28, 2021

AKP’nin son dönemde kesin bir hamle ile ortaya koyduğu “Yeni İktisat Modeli” hakkında, bekleneceği üzere, büyük fırtınalar koptu. Yaygın tepki bunun bir “çılgınlık”, “maceraperestlik” olduğu ve “doğru” yola dönülmemesi durumunda ülkeyi felakete sürükleyeceği iddialarına sarılıyor. Özellikle hükümetin faiz indirimi kararları ve bu kararlar sonucunda yükselen döviz ve enflasyon, artan finansal ve dolayısıyla ekonomik istikrarsızlık eleştirilerin odak noktasını oluşturuyor. Son olarak TÜSİAD’ın yaptığı açıklama[1] ile bu tutumu benimser göründüğünü ve hükümetin sözlü saldırılarına maruz kaldığını belirtmek yanlış olmayacak. Öyleyse, öncelikle yolun “doğrusu” ile ilgili birkaç saptama yapmak gerekiyor.



“Genel Kabul Görmüş İktisat Bilimi Kuralları”


Söz konusu politikaları ve benzerlerini “yanlış” olarak tanımlamak yeni bir şey değil. Çünkü “genel kabul görmüş iktisat bilimi kuralları” siyasi alandan iktisadi alana yapılan müdahaleleri açıklayamadığı için bunları bir anomali olarak kodluyor. İktisadi alandan ayrı olan -ve olması gereken- siyasi alandan gelen her somut müdahalenin bir yanlışa yol açma potansiyeli taşıdığını, piyasanın işleyişine sekte vurduğunu düşünüyor. Buna siyasi iktidarı elinde bulunduran hükümetin (yer yer devletle aynı anlamda kullanılır) ekonomiye her müdahale edişinde ya (seçimleri hedefleyerek) kendi yandaşlarını (bu bazen yandaş sermaye, bazen de oy verenler oluyor) kayırdığını ya da siyasal yöneticilerin kişisel ekonomik çıkarlarını koruduğunu (kişisel servetini artırdığını, vb.) gerekçe olarak öne sürüyor. Elbette onlar müdahaleye karşı değiller ama siyasal ve kişisel saiklerle yapılmadığı, “genel kabul görmüş iktisat bilimi kuralları”na uygun yapıldığı sürece.


Peki, “genel kabul görmüş iktisat bilimi”nin siyasal iktidar için çizdiği çerçeve neye benziyor? Gelişmiş ekonomiler ve yerleşik demokrasilerde devlet piyasaya müdahale etmez, onun düzgün işleyebilmesi için gerekli koşulları oluşturmakla yükümlüdür yalnızca (ve bu bir müdahale değildir). Bizimki gibi demokrasi eksikliği yaşayan ülkelerde ise siyasal iktidar kendi çıkarları için bu alana müdahale etmeyi kendinde bir hak görür ve merkez bankasının bağımsızlığına dahi halel getirebilir. Bu gözlüklerle bakacak olursanız AKP de bunu yapıyor, doğrudan kendisine mensup ve yakın bireylerin/grupların yararını gözetiyor (örneğin ellerinde bulunan dolarlar aracılığıyla vurgun yapıyor) ve/veya kendilerine yakın, yandaş kesimleri zenginleştirmek için piyasaya müdahale ediyor diyebilirsiniz.


Görüleceği üzere burada bir dizi varsayım bulunuyor. Öncelikle iktisadi alanın siyasi alandan ayrıldığını, bunlar arasındaki ayrımın bulanıklaşmasının yalnızca piyasanın ihtiyacı doğrultusunda olacağını (şirket kurtarmak, grevleri önlemek, özelleştirmeler, vb.) ve demokrasinin kaçınılmaz gerekliliklerinin başında siyasal iktidarın (hükümet kastediliyor) sınırlandırılması olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Ardından bunları size en başta öneren/dayatan ülkelerin (devletler?) ilgili koşulları sağladığının ve doğru yolda olduğunun idrakine varmalısınız: IMF, Dünya Bankası, çoğunlukla da AB, demokrasinin ve aklın temsilcileridir ve buradaki “akıl” vurgusu ilgili örgütlerin siyaset ile ilişkili olmadığı iddiasını da içerir.


Bahsi geçen bakış açısı tarafından önerilen iktisadi politikaların küresel piyasalara belirli biçimlerde eklemlenme ve “kemer sıkma” ötesine geçmediği de aşikâr. Kalkınma ile demokrasi arasında kurulan zoraki bağın, finansal piyasalara olan bağımlılığın, bir özgürleşme gibi gösterilmesi bir illüzyondan ibaret. Zira “demokrasinin beşiği” somut halkı pek umursamıyor gibi görünüyor. İktisat biliminin “tarafsızlık” iddiası, açıklama kapasitesinin yokluğuyla birleştiğinde anlamsız bir hal alıyor.


Başka bir yaygın yaklaşım ise AKP’nin yeni ekonomi politikalarını, siyasetin ya da daha dar anlamıyla seçim siyasetinin penceresinden yorumluyor. Asgari ücretin yükselmesi, çalışanların ücretlerinden damga ve vergi gelirlerinin kaldırılması ve benzerleri hep seçim yatırımları olarak kodlanıyor. Söz konusu “iyileştirmelerin” daha geniş yeni ekonomi politikaları ile bağlantısı ya da başka terimlerle yeni birikim stratejisi ve/veya düzenleme tarzı bağlamındaki yeri es geçiliyor. Siyasal aktörler temsil ilişkisinden bağımsız, seçim odaklı çalışan rasyonel öznelere indirgeniyor.



Devletin Uluslararasılaşması


Kendini muhalif gören ve ortalığa saçılan vülger iktisadi ve seçim odaklı yaklaşım dışında bir de Marksizm’in ve bağlantılı yaklaşımların tahlillerini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu iki alanın (siyaset-iktisat) ayrılığının biçimsel ve kapitalizme özgü olduğunun bilincinde olarak ekonomi politik yaklaşım ile sermaye ilişkisinin güncel biçim ve içeriğini açıklama çabası anılan analizlerin ana eksenini oluşturuyor.


Yeni durumun doğru/yanlış ikileminden sıyrılmış, farklı birikim stratejilerine odaklanan incelemeleri oldukça öğretici.[2] Yine son dönemi, sermaye fraksiyonları arasındaki çekişmelere (hatta savaşa) dikkat çekerek açıklama girişimleri iyi bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Fakat bahsi geçen ikinci inceleme tarzında -bizim görüşümüze göre- analize dahil edilmeyen bir unsur, yaklaşımı somutta yandaşlık/yakınlık ile kurulan ilişki üzerinden açıklamaya benzer bir çizgiye yöneltiyor. Bu nedenlerle sürecin nasıl açıklanabileceği dair birkaç hususu değerlendirmeye çalışacağız.


Öncelikle AKP’yi ve oluşturduğu hükümetin karar vericilerini rasyonel, kendisinin ve yakınlarının çıkarlarının bilincinde olup buna göre davranan birer özne olarak gördüğümüz takdirde tahlile girişmemizin anlamı bulunmuyor. Burada, onların rasyonalite ve çıkar algılarıyla ilgili bir şey söylemiyoruz, buradan bir açıklama çıkarmanın olanaksızlığından söz ediyoruz. Bununla birlikte AKP’nin 2015-2016 öncesinden farklı bir konjonktürde hareket ettiğini de kabul etmek gerekiyor. Bunun en belirleyici unsuru ise uluslararası konjonktürün değişmiş olması. Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa ve ABD 2008-2009 finansal krizinden 2010’ların başında yeniden toparlanmış gözükse de bağımlı ülkeler üzerindeki ekonomik, siyasal ve kültürel etkileri azalmaya başladı. Dahası 2010’ların ortasından sonra (2015’te FED’in faiz artırımı kararı ile) bağımlı ülkelere uluslararası sermaye akışlarının azalmaya başlaması ile söz konusu ülkelerde finansal krizin gecikmiş etkileri görülmeye başladı.


Yukarıda bahsi geçen uluslararası bağlamda AKP’nin hareket ettiği zemine dair Türkiye’ye özgü iki konjonktürel olguya dikkat çekmek gerekli. Birincisi 2016 darbe girişimi; ikincisi ise 2018’de başlayan döviz ve borç krizi. Darbe girişimi, AKP içerisinde Batı merkezli grupların temsilinin zayıflamasına neden olmuş (ya darbe nedeniyle ilgili gruplar zaten bağlantısını koparmış ya da darbe sonrası etkileri zayıflamış ve tabi hale gelmiş), 2018 krizi ise yeni (ekonomik) arayışları zorunlu hale getirmiştir. Söz konusu bağlamda, AKP’nin temsil ettiği (oluşan ya da oluşmakta olan) yeni iktidar bloğu yeni uluslararası konjonktür çerçevesinde bir birikim stratejisi arayışına girmiştir.


Daha önceki çalışmalarımızda[3] Batı merkezli sermaye ile söz konusu çelişkilerin hem belirtisi hem de nedenlerinden biri olarak “Körfez sermayesi” ile kurulan ilişkiyi incelemiştik. Hatta bunun Çin, Rusya, İran gibi ülkeler ile Türkiye’nin kurduğu ilişkiye dair bazı sonuçları olacağını da belirtmiştik. Anılan tahlili hatırlatacak olursak ele almamız gereken ilk kavram “devletin uluslararasılaşması” olacaktır ki yukarıda bahsettiğimiz gibi Marksist tahlillerde görmezden gelinen hususun bu olduğunu düşünmekteyiz. Her ne kadar sürecin bilincinde olunsa da tahliller gerçekleştirilirken içerisi-dışarısı ayrımının örtük olarak kabul edildiği ve uluslararasılaşma boyutunun ihmal edildiği gözlemlenebilir.


Devletin uluslararasılaşması, 1945 sonrası dünyada ilk başta merkez kapitalist ülkeler (ABD, Avrupa, Japonya) eksenindeki bir dönüşüme, ardından da 1970’ler ile birlikte kapitalizmin çevresel formasyonlarına yayılan bir sürece verilen isimdir. Burada, devletin biçimsel bir dönüşümünden bahsedilmekte ve önceki dönemin aksine kapitalist devletlerin yalnızca kendi ulusal sermayelerinin değil, birçok farklı sermayenin de temsilini içerecek değişimlere konu olmaları ifade edilmektedir. Söz konusu değişim her ne kadar ABD merkezli bir seyir izlese de ABD de aynı sürecin nesnesidir, yani uluslararasılaşmıştır.


Merkezdeki entegrasyon-uluslararasılaşma sonrası çevresel formasyonlara özellikle neo-liberalizm ile birlikte yayılan devletin uluslararasılaşması süreci, Türkiye’de 1980 darbesi sonrasında “Özalizm” ile ilk emarelerini sergilese de uzun yıllar devlet aygıtlarında da temsil bulan toplumsal çelişkiler nedeniyle sonuca ulaşamamıştır. AKP’nin ilk on yıllık döneminde gerçekleştirdiği hukuki düzenlemeler ve devlet aygıtlarının yeniden biçimlenmesi -içinde barındırdığı çelişkilerle birlikte- söz konusu dönüşümü bir üst aşamaya taşımıştır. Bu sürecin ABD ve AB ile uyumlu, kapitalizmin merkezlerinden gelen taleplere (AB üyelik sürecinde Kopenhag kriterlerini içselleştirme ve IMF ile Dünya Bankası gibi kuruluşlarla imzalanan antlaşmalara eşlik eden yapısal reform taleplerine) cevap üretmek suretiyle yürüdüğünü sanırız anlatmaya gerek yok.


Fakat “uluslararası olanın”, “yerel devlet aygıtlarında” temsilini sağlama maksadıyla gerçekleşen sermaye taleplerinin yol açtığı biçimsel dönüşümün içeriği önbelirlenmemiştir. Başka bir ifadeyle, devlet uluslararasılaştığı anda, devlet aygıtlarında hangi sermayenin temsil edileceği önceden yazılı değildir, reçetesiyle gelmez. Nitekim, daha önce yaptığımız incelemeler, 2010 sonrasında artan biçimde Körfez “sermayesi” temsilinin Türkiye’de devlet aygıtlarında yükseldiğini göstermekteydi. Emperyalist merkezler ile Körfez ülkelerinin arasındaki yapısal çelişkilerin (temelde dönüşüme uymamaktan kaynaklanmaktaydı) Türkiye’de devlet aygıtlarında yeniden üretildiğini ileri sürmüştük. Hatta başkanlık tartışmalarının söz konusu süreç ile ilişkisini dahi vurgulamıştık.[4]


Önceki tahlilleri burada daha fazla yineleyip uzatmayalım. Bugün karşı karşıya olduğumuz çelişkilerin ve görünürdeki çatışmaların nedenlerini ortaya koyabilmek için yukarıda özetlenen çerçeveyi akılda tutmak önemli görünüyor. Uluslararasılaşmış devlet biçimi içerisinde hükümetlerin somut adımları ön-belirlenmese de Türkiye gibi ülkelerde söz konusu adımların uluslararası ayakları olmadan sürdürülmesi oldukça zordur. Türkiye toplumsal formasyonunun iktisadi dönüşümünde uluslararasılaşma boyutunun etkisinin diğerlerine nazaran daha belirleyici olduğunu düşünmekteyiz.


Güncel tartışmalara dönecek olursak; bu politikalar ile birlikte “Çin tipi ekonomik model”, “Çin’e öykünen rekabetçi para politikası” gibi yakıştırmalar ortaya çıktı ve birçok tartışmacı bunun olanaklılığını (çoğunlukla iktisadi anlamda) masaya yatırdı. Genellikle Çin’in kendi tarihsel dönüşümünü AKP’nin önerdiğine inandıkları model ile karşılaştırarak bunun başarısızlığa mahkûm olduğunu, koşulların ve pozisyonun değişiklik gösterdiğini ileri sürdüler. Ne var ki, bu yaklaşımların gerçeği kavramaktan uzak olduğunu düşünüyoruz. Bizim iddiamız iki asli unsura dayanıyor: İlki, “Türkiye modeli”, “Çin modeli” ile benzerlik göstermiyor; onun güncel formunun bir uzantısı şeklini alıyor. Daha açık ifadeyle, Çin gibi olmuyoruz; Çin’in uluslararası işbölümündeki konumuna eklemleniyoruz. Bunu da yalnızca Çin değil, Rusya ile de kurduğumuz ilişki üzerinden yapıyoruz. İkinci unsur ise ilgili birikim stratejisinin uluslararası bir düzlemde kurulması sebebiyle mevcut iktisadi dönüşümün temsilin “içerideki” unsurlarına bakarak anlaşılamayacağıdır. Tam tersine, söz konusu uluslararası temsil yerel unsurları, çelişki ve çatışmaları yeniden biçimlendirecektir. Başka bir deyişle, yerel sermaye bu stratejiye göre pozisyon belirleyecek, gidişata göre bir kısmı sürece eklemlenirken diğerleri sermaye ilişkisinin taşıyıcısı olma vasfını kaybedecektir. Yahut süreç, eklemlenmeyenler lehine yeniden değişecektir.


Uluslararası konjonktüre dair tespitlerimizi bazı eklemelerle yeniden ele alalım. 2015 sonrası ABD ve Avrupa’nın politik ve ekonomik model olarak etkisi zayıflamıştı, bağımlı ülkeler kriz içinde (doğrudan Batı merkezli uluslararası sermaye akışlarına bağımlı olmayan) yeni birikim stratejileri için arayışlardaydı. Çin ise 2008-2009 krizi sonrası daralan ihracat pazarlarının yarattığı krizi içeride (artan çimento, demir ve çelik kullanımından da görüleceği üzere) inşaata, altyapı projelerine ve mega projelerine dönerek geçici olarak aşmıştı. Ancak 2015 sonrası Çin’in “mekânsal çözümü” sınırlarına dayanmış, ülke içeride tüketimi (gelirleri artırarak ve/veya tüketici kredi olanaklarını genişleterek) artırmanın yanında ülke dışına altyapı, inşaat ve madencilik sektörlerine (“İpek Yolu”nu canlandırmayı amaçlayan “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi, Afrika’da yol yapımı ve maden arama ve çıkarma vb.) sermaye ihracına yönelmişti. Dahası artık Çin merkezli finans sermaye formunda uluslararası akışlardan bahsetmek mümkün. (bkz. Çin’in önerdiği Asya Altyapı Yatırım Bankası vb.) Türkiye de oluşmakta olan yeni iktidar bloğu çerçevesinde Çin’in bu yayılımına eklemlenmenin bir parçasına dönüşüyor. Ayrıca Rusya ile artan ticaret hacmine ek olarak S-400 füzelerinin alımı ve kurulumu üzerinden gerçekleşen siyasal yakınlaşma ise Türkiye’nin yeni uluslararası konjonktürdeki yerini ortaya çıkarıyor.


Yukarıdaki çerçeveden ele aldığımızda yeni ekonomi politikalarının başarısı da başarısızlığı da ön-belirlenmiş değildir ve sınıf mücadelesinin somut izdüşümleri tarafından biçimlenecektir. Fakat bir şey kesin ki, ortada bir “yanlış” yok. Çünkü bu politikanın doğrusu yok. Ortada taraflar var ve bunlar henüz tam biçimini almış değil. Örneğin TÜSİAD ile MÜSİAD çatışması kulağa hoş gelmesine rağmen kolaya kaçan bir analiz olarak görünüyor. Çünkü TÜSİAD’ın sermaye birikim stratejisi ne kadar finans sermaye ve alım gücü yüksek bir iç pazara dayanıyor görünse de yeni koşullara adaptasyon kapasitesi hala yüksek. Özellikle sektörel çeşitlilik ve taşeronlaşma kabiliyeti büyük sermaye için daha fazla imkân barındırıyor. Ayrıca uyumsuz görünerek de sermaye birikim süreçlerine devam edebilirler. Devlet aygıtında temsilin sermayeye sunduğu olanaklar fazladır fakat hiçbir somut durumda bütün sermaye fraksiyonları aynı oranda temsil bulmaz. Ancak birçoğu adapte olur, yeni ilişki biçimleri keşfeder.


Öyleyse AKP’nin yeni olarak öne sürdüğü modelin ana hatları neler ve ne yapmayı hedefliyor? Öncelikle faiz indiriminin bir paradigma değişikliğini öngördüğü kesin. Yalnızca devalüasyon hedefi varmış gibi görünmüyor, uluslararası piyasa ile yeni bir ilişki tanımlama yoluna gidiliyor. Bu nedenle her ne kadar döviz kurlarındaki akıl almaz sıçramalara şahit olunsa da bunu baskılamak için farklı yollar denenecek gibi görünüyor (kamu borçlanması gibi). İkinci olarak enflasyon artışına ezdirmemek adı altında vergi indiriminin de katkısıyla asgari ücrete yapılan zam (benzer bir zammın memurlara da gelmesi bekleniyor) daha çok ortalama ücretleri belirlemeye yönelik bir hamle gibi görünüyor. Bahsi geçen kapsamda faiz indirimi, döviz kurunu sabitlemek için müdahaleler, asgari ücret ya da genel olarak ücretlerde görece artış (her ne kadar enflasyon karşısında ezilecekmiş gibi görünse de) seçim stratejisi ya da anlık tepkiler olmak yerine farklı bir birikim stratejisi arayışının (adını koyalım ihracat odaklı bir büyüme hamlesinin) parçalarını oluşturuyor.



Sonuç


Türk Dış Politikası’nın ekonomi politiği bakımından Çin ve Rusya ekseni, ABD ve AB ekseninden tamamen bir kopuşu değil, söz konusu ilişkinin yeniden tanımlanması sonucunu doğurur. Örneğin doğrudan yatırımlar Çin’den gelebilecek olanlara ek olarak büyük oranda Batı finansal sermayesinden gelebilir, uluslararasılaşmış devletin alamet-i farikası zaten budur. Fakat birikim rejimini belirleyen ve devlet aygıtlarını biçimlendiren temsil aynı yerden gelmek zorunda değildir. Çin’in küresel anlamda üretim üstünlüğü olan bazı sektörlerinin Türkiye’ye kayması bile imkân dahilinde olabilir ancak finansal kaynak oradan gelecek diye bir kesinlik bulunmuyor. Tezimiz bağlamında Çin'in temsilini görmek için doğrudan yatırım rakamlarına bakmak tek başına yeterli değildir çünkü devletin uluslararasılaşmasının etkileri sadece sayısal tablolara bakarak çözümlenemez. Bunun iktisadi olduğu kadar siyasal etkilerini anlamak için temsil ilişkilerine odaklanmak gerekli görünüyor.


Şimdi yazı boyunca dayandığımız perspektiften bakınca AKP ya da daha özel olarak Erdoğan iktidarı yeni uluslarararası konjonktürde ortaya çıkan/çıkmakta olan farklı ilişkilerin taşıyıcısı durumundadır. Yeni iktidar bloğunun oluşumu tarafından şekillenmekte, onun çelişkilerini ifade etmektedir. Hatta biraz daha ileri gidelim; büyük atılımın iktisadi bir “başarı”ya kavuşması da mühim değildir. Asıl olan yeni birikim stratejisi üzerinden yeni bir ilişki ağının mevcut ağların yerine geçmesidir.


-----------------------------------------------------------

[1] https://tusiad.org/tr/basin-bultenleri/item/10894-genel-kabul-gormus-iktisat-bilimi-kurallarina-hizla-donulmeli

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/bir-cilginligin-metodu-1885658; https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/sakal-biyik-ve-3-secenek-1886622; https://haber.sol.org.tr/yazar/bir-konusmanin-patlattigi-kriz-ve-uzantilari-319225

[3] Türk Dış Politikası’nın Ekonomi Politiği: Büyük Sorulara Küçük Yanıtlar, İmge, 2015.

[4] https://www.birgun.net/haber/akp-ve-korfez-sermayesi-93933; https://www.birgun.net/haber/baskanlik-tartismalarindan-emirlik-e-giden-yol-93942

441 views0 comments