• Siyasal İktisat

Neoliberal Gargantualar: Ali Babacanlar Neden Özelleştirmeleri Savunur? - Kansu Yıldırım

AKP’de görevde bulunduğu sürede ekonomi politikalarından sorumlu, şimdi ise DEVA Partisi Genel Başkanı sıfatıyla neoliberalizmin Türkiye siyasetindeki kişilikleşmiş figürlerinden birisi olan Ali Babacan, Adana’da esnafla yaptığı bir sohbette “Özel sektör daha verimli işletiyor. Devlet olunca 10 bin kişi çalışıyorsa, zorla bir 10 bin daha alıyor. Ondan sonra zarar ediyor. Zararı da bütün milletten topladığın vergiyle ödüyorsun” diyerek özelleştirmeleri savunmuştu.

Millet İttifakı’na post-AKP dönemine hazırlık sürecinde ekonomi kontenjanından katılan Babacan’ın özelleştirmeleri savunurken dikkat çektiği bir nokta önemliydi: “Mülk devletin. Bütün altyapı devletin.” Babacan, özelleştirmeleri sadece işletme hakkının devrine indirgeyerek mülkiyet hakkının devlette kalmasına yaptığı vurguyla neoliberal devlet paradigmasının ifadesi olan minimal devlet yapısını kendi lisanıyla bir kez daha telaffuz etmiş oldu.


Özelleştirmelerin tarihsel dökümünü yapmaya başlamadan önce bu noktayı detaylandırmak gerekiyor. 1980’lerden bu yana devam eden özelleştirme furyasını “devlet mülkiyeti” propagandasıyla savunmak aslen özelleştirmelerin meşruiyet sorunuyla ilgili bir duruma işaret ediyor. Refah devletinden “arz yanlı” sermaye birikim koşullarını destekleyici devlet politikalarına geçiş, özelleştirmelere ve piyasa liberalizasyonuna hız kazandırmıştır. Kamu mülkiyetine konu değerlerin piyasaya sürülmesiyle aşırı birikmiş sermayenin bu varlıklara yatırım yapmasının önü açılmaktadır. Bu da aşırı birikim sorununun kısa süreli de olsa çözüldüğünü düşündürmüştür. Aşırı birikim krizine çözüm olarak beliren bu furya, İngiltere’den Latin Amerika’ya, apartheid sonrası Güney Afrika’dan Türkiye’ye, üretken kamu varlıklarının kamu mülkiyetinden özel mülkiyete devriyle devam etmiştir.[1] Devletler, sermaye birikim koşullarına içkin olan çelişkileri bütçe kısıtı olarak deneyimleyip, bu tür sorunlarını kapitalist üretim ilişkilerinin konjonktürel olarak para ve hukuk üzerinden çizdiği sınırlar içinde aşmaya çalıştıkça, sermayenin daha fazla tahakkümü altına girmekte ve farklı toplumsal talep ve kaygılara giderek daha sermaye yanlısı yanıtlar vermek durumunda kalmaktadırlar.[2]


Uzun vadede kuralsızlaştırmayı ve tekelci birikimi hızlandıran özelleştirmeler, sermayenin kendi içindeki rekabet koşullarını bozması, temel kamu hizmetlerini fiyatlandırarak alt ve bağımlı sınıfların üzerindeki ekonomik baskıyı ve yoksullaşmayı arttırması nedeniyle halk arasında arzu edilen politika olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle özelleştirme süreçlerinde popülerleşen bir eğilim olarak “kamu” ismi öne çıkartılmaktadır. Paydaşlık modelinde hem kamunun hem özel sektörün eşitlik ilişkisi kurduğu, kamunun da kazançlı çıktığı izlenimini kuvvetlendirecek adlandırmalar revaçtadır; “kamu-özel ortaklığı” ismi gibi.


Büyük ölçekli özelleştirmelerin dünyada ve Türkiye’de başta doğal tekelleri hedef alarak stratejik değere sahip hizmetleri ve kurumları uluslararası sermayenin mülkiyetine geçirmesi, meta-dışı alanları metalaştırarak mübadele ilişkilerinin bir parçasına dönüştürmesi, bunu mümkün kılacak bürokratik-teknokratik düzeneği devlet mimarisinin merkezine gömülü hale getirmesi, emperyalist iktisadiyatın aktüel-somut izdüşümleridir. Özelleştirmeleri tam da bu bağlamda tekil bir politik tutum olarak değil, sermaye rejiminin bütünlüklü bir reaksiyonu olarak sınıf stratejisi/siyasal iktisat uygulamaları (neoliberalizm) olarak düşünmek gereklidir. Örneğin Alejandro Colas, özelleştirmeleri dünya kapitalist sisteminde 1973’ten sonra ortaya çıkan krize gösterilmiş tepki olarak düşünmek gerektiğini belirtmiştir.


Pierre Bourdieu, piyasa mantığını engelleyen kolektif yapıları yok eden bir program olarak[3] neoliberalizmden bahsettiğinde işaret ettiği bağlam, emekçi sınıfların birikimleri sonucunda oluşmuş kamu varlıklarının alım-satım ilişkisine hapsedildiği anda kamuyu da parçalamasıdır. Piyasa rasyonalitesi sadece sermaye içi rekabeti yoğunlaştırmakla kalmaz, toplum tarafından rekabet normlarının içselleştirilmesini dayatır. Tüm toplumsal olgulara mübadele ilişkisi penceresinden bakılmaya başlandıkça kolektif yapılar arasında olan kamusal varlıklara duyulan ihtiyaç da önemsiz hale getirilir. Özelleştirme politikaları bu açıdan neden olduğu kadar bir sonuçtur.


Özelleştirme politikalarını ilksel birikim bağlamında değerlendiren çok sayıda analiz bulunmaktadır. Bu analizlerin çıkış noktası en genel anlamda üretim araçlarının bir zor formu aracılığıyla metalaştırılmasıdır. Terence J. Byres’in analizinden hareket edersek, Karl Marx’ın Avrupa’da feodalizmden kapitalizme geçiş süreci çerçevesinde geliştirdiği ilksel birikim kavramının bağlamını takip ettiğimizde iki aşamaya rastlarız. Birinci aşama, kârın yetersiz olduğu koşullarda artığın ilk sermaye biçimini finanse etmesinin sağlanması; ikinci aşama, kapitalist metalar için iç piyasa yaratılması. Her iki aşama da force majeure, yani zorlayıcı nedenler olarak kabul edilen, hak sahibinin arzusu hilafına el koyma eşliğinde, ya hırsızlık ya da yasal düzenlemeler şeklinde gerçekleşir.[4]


Tarihselliği içinde incelersek Avrupa’da köylülerin topraklarına el konularak başlayan mülksüzleştirme yağması, üretim araçlarından koparılan mülksüzlerden kır ve kent proletaryasını yaratarak kapitalist sınıfların ihtiyacına cevap vermiştir. Neoliberal evrede de ilksel birikim, devletin uluslararasılaşmasıyla birlikte, aşırı birikim krizine yanıt olduğu kadar, mülksüz emekçi sınıfların genişlemesine yol açarak düşük ücreti olağanlaştırır, kapitalist metalar için iç piyasa oluşumunu hızlandırır. Sermaye birikimini de hızlandıran bu aşamalarda özelleştirmeler bir kamu politikası formu kazanır. Bugün de Türkiye’de Bağımsız Sosyal Bilimcilerin mottosuyla ifade edersek farklı hükümetler-tek siyaset dönemi, gerek parlamenter sistemde gerekse başkanlık rejimi altında AKP ile devam etmektedir.


Babacan’lı AKP’li yıllar özelleştirmelerin ivme kazandığı bir dönemdi. Kamu varlıkları, AKP döneminde, 1986-2003 yıllarını kapsayan 13 yıllık döneme göre daha hızlı ve yoğun şekilde uluslararası/ulusal sermaye sınıflarına devredildi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre 1986’dan Mart 2021 tarihine kadar özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı 70,4 milyar dolar. 1986-2003 yılları arasında toplam 8 milyar 240 milyon dolarlık özelleştirme gerçekleştirilirken, AKP döneminde bu rakam 62 milyar doları bulmuştur. Özelleştirmelerin yüksek rakamlara ulaştığı dönemlerde Babacan bizzat Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmıştır.[5]


Kamunun küçültülerek parçalandığı, enflasyon karşısında reel ücretlerin eridiği ve temel ihtiyaç maddelerinin fahiş fiyatlara ulaştığı dönemde Babacan’ın ısrarla “verimlilik” ve “kârlılık” mitosu üzerinden özelleştirmeleri savunması, arkaik neoliberal söylemin yetersiz kelime dağarcığıyla ilişkilidir. Neoliberal söylemin güncellenmesi uyarısı yakın çevre ekonomistlerden gelmektedir. Joseph E. Stiglitz ve Mark Weisbrot ortak kaleme aldıkları bir makalede Arjantin üzerinden, sert ve katı IMF politikaları yerine albeniyi kuvvetlendirecek stratejileri yazarken paydaşlık ilişkisini geliştirecek bir söylem için “the country has gone off track” (ülke raydan çıktı) gibi negatif anlamlı cümlelerden uzak durmak gerektiğini belirtmişti.[6] Ancak Babacan’ın siyasal pozisyonu, kavram setinin klişeliğinden biraz daha farklıdır; krizin yol açtığı kapitalist şiddeti (işsizlik/banka borçları/kira-konut fiyatları/akaryakıt ve enerji zamları/gıda enflasyonu/vd.) hafifletmenin reçetesi olarak post-AKP döneminde uygulanacak DB/IMF programına ısındırma turundan ibarettir. Millet İttifakı’nın “5’li çete” retoriğindeki “kamulaştırma” söyleminden anlaşılacağı üzere başta TÜSİAD grubundaki şirketlerin satın aldığı katma değer üretimi açısından stratejik kurum ve kuruluşlar görmezden gelinmektedir. Muhalefet, iktidarın 20 yıldır açtığı patikanın peyzajını yaparak aynı güzergahtan yola devam edecektir.


Loïc Wacquant’ın tezlerinden[7] hareket edersek, ister küresel ölçekte ister Türkiye’de farklı siyasi iktidar döneminde olsun ilksel birikim sürecini gerçekleştirmek için gerekli önceliklerden birisi devlet aygıtının organik bütünlüğünün sağlanabilmesidir. Neoliberalizmi ekonomik değil, siyasi bir proje olarak niteleyen Wacquant, bu aşamanın devletin dağıtılmasını değil yeniden yapılandırılmasını içerdiğini yazar. Tıpkı Bourdieu’nün saptamasına benzer biçimde, piyasaya direnişin üstesinden gelmek ve piyasa koşullarından kaçış stratejilerini dizginlemek için devletin devreye girmesi gerekir. Sermaye rejimine karşı potansiyel ya da aktüel tepkiyi önlemek için devletin cezai kanadının genişletilmesi ve yüceltilmesi bu sürecin tamamlayıcı öğeleridir.


Kısacası devlet, liberal fantazmalarda sunulduğu üzere minimalleşen ya da parçalanan bir aygıt değil, aksine a) sermayenin uluslararasılaşmasını b) sermaye birikimini c) üretim ve bölüşüm ilişkilerini düzenlemek üzere müdahale alanını genişleten biçim-belirlenimli bir yapıdır. Bu yapının failleri ise Rabelais’nin doymak bilmeyen Gargantua’sı misali siyasette varlığını sürdürmektedir. Dün de bugün de, ister iktidarda ister muhalefette, taşıdıkları misyon her neyse, bağlı oldukları kapitalist kodlardan şaşmayarak yollarına devam etmektedirler.


---------------------------------------------------------------------------

[1] David Harvey, Yeni Emperyalizm, çev. Hür Güldü, Everest, 2008

[2] Merih Angın ve Pınar Bedirhanoğlu, “AKP Döneminde Türkiye’de Büyük Ölçekli Özelleştirmeler ve Devletin Dönüşümü”, Praksis 30-31, s. 94.

[3] Pierre Bourdieu,“Sınırsız Sömürü Ütopyası”, Neoliberal İktisadın Marksist Eleştirisi içinde, der. Gülsüm Akalın, Uğur Selçuk Akalın, Kalkedon, 2009.

[4] Terence J. Byres, “Neoliberalizm ve Az Kalkınmış Ülkelerde İlkel Sermaye Birikimi”, Neoliberalizm: Muhalif Bir Seçki içinde, der. Alfredo Saad-Filho, Deborah Johnston, çev. Şeyda Başlı, Tuncel Öncel , Yordam, 2008.

[5] Özelleştirme geliri 33 yılın dibini gördü, https://www.bloomberght.com/ozellestirme-geliri-33-yilin-dibini-gordu-2276093

[6] “The IMF's Agreement with Argentina Could Be a Game Changer”, https://www.project-syndicate.org/commentary/imf-argentina-agreement-growth-instead-of-austerity-by-joseph-e-stiglitz-and-mark-weisbrot-2-2022-03

[7] Loïc Wacquant, “Reel Neoliberalizmin Tarihsel Antropolojisi İçin Üç Tez”, çev. Elçin Gen, https://www.e-skop.com/skopbulten/reel-neoliberalizmin-tarihsel-antropolojisi-icin-uc-tez/5839

1,229 views0 comments